Bu yaz tatilde İspanya'ya gittik. Geldiğimden beri aklımda Türk turizminin geleceği ile ilgili bir yazı yazmak vardı. Sonunda blog'u da başlatmamla birlikte bu işe zaman ayırabildim. Zaman ayırmak derken yoğunluktan değil, bilgisayar karşısına geçince oyun oynamak daha cazip geldiği için yazamadım. Bu arada yazdıklarımın amatörce fikirler olduğunu tekrar hatırlatırım.
İspanya gibi nüfusu 4o milyon ama 60 milyon turist ağırlayan bir ülkeye gidince ister istemez, biz de İspanya olabilirmiyiz diye düşünmeye ve eksiklerimizi, fazlalarımızı tartmaya başlıyorsun.
Türkiye 70 milyon nüfusu olan ve 20 milyon turist ağırlayan bir ülke. Dünyada da ilk ona giriyor. Aslında ilk aşamayı geçmişiz, şimdi devler liginde bir yer edinme zamanı gelmiş.
Fazla uzatmadan hemen bizim artılarımızı sıralayayım:
1- Dünyanın en çok tatile çıkan ülkelerine 3 ila 4 saat uçuş mesafesi.
2- Pırıl pırıl bir denizimiz var.
3- Turizme çok uygun iklim şartları. Muson yağmurları, çok sıcak ve bulutlu hava durumu, gel gitler bu coğrafyada bulunmamakta.
4- İnsana dost doğa koşulları. Tropik hastalıklar, yırtıcı hayvanlar, tehlikeli bitkiler bu coğrafyada pek yok.
5- Kaliteli ve ucuz tesisler. Hizmet kalitesi de bana göre çoğu zaman İspanya'nın üzerinde. İspanya'da ve İtalya'da yüksek turist sayısı ve halkın isteksizliği birleşince beklemeler, gecikmeler had safhaya çıkmış durumda.
6- Hatırı sayılır kültürel varlıklar.
7- Gastronomi. Özellikle bize gelen turistlerin damak tadına uygun,zengin bir mutfağımız var.
Birde eksikleri sıralarsak:
1- Devletin turizm stratejisi çok belirsiz. Atilla Koç'u da bir eksi olarak buna ekleyebiliriz.
Birde Barcelona belediyesinin şehrini, bir fiesta, bir festival şehri haline getirmek için yaptıklarını görünce bu konudaki eksikliğimiz çok net anlaşılıyor.
2- Turizmciler tesislerinin dışı ile pek ilgilenmiyorlar. Yerel halk ile ilişkiler, altyapı, çevredeki kültürel varlıklar, toplumun bu konularda bilinçlendirilmesi, çevre koruması tesisler için bazı istisnalar dışında hep arka planda kalıyor.
3- Genel olarak Türkiye'nin insan kalitesi düşük. Yabancı dil bilen insan az. İspanya'da da belki bu sıkıntı var ancak İspanyolca ile tüm latin amerika, frankofonlar ve italyanlar ile anlaşabileceğinizi unutmayalım.
Sorun sadece yabancı dil değil, turistlere kategorik olarak ayrımcılık yapılmakta. Türklere 5 YTL, turiste 5 Euro gibi uygulamalar yaygın. Hatta devlet müze girişlerinde Türklerden 1 alırken turistlerden 5 almakta.
Turistlerin harcamalarından komisyonla çalışan hanutçular, çarşı pazarda turistleri taciz etmeler önlenemez boyutta.
4- Türkiye'de belediyecilik gelişmemiş. Otellerin dışındaki dünya süprizlerle dolu. Trafik, kirlilik, sadece Türkçe yazılmış tabelalar yada olmayan tabelalar tehdit oluşturmakta. Ulaşım altyapısı bireysel turistler için bir felaket.
5- Çoğu kültürel varlıklarımız bakımsızlıktan dökülmekte, çürümekte veya sular altına gömülmekte. Korunanlarda iyi tanıtılmadığı için çok sınırlı bir grup tarafından ziyaret ediliyor.
6- Türkiye'nin tarihsel olarak sahip olduğu kötü imaj.
İspanya ile mücadele edebilmek için eksiklerimizi gidermemiz şart. Tüm eksiklere rağmen umutlu olmamıza yetecek kadar artılarımızda mevcut.
Halkımız giderek daha eğitimli hale gelmekte, hizmet sektörü kendini yenilemekte, yerel yönetimler turizmin önemini daha fazla kavramakta.
Ancak devletin turizm stratejisi oluşturması, başarı için olmazsa olmaz.
Monday, August 20, 2007
Sunday, August 19, 2007
Risotto Krizi
Aslında haberi herkes biliyor. İçişleri bakanı Osman Güneş risotto'nun içine şarap konulduğunu öğrenince sinirlenir, valinin tayin olmasına sebep olur vs..
Benim asıl ilgilendiğim, şaraplı risotto yemenin günah olması. Bu konuda herhalde tüm ulema hemfikirki basında bakanın yaptığının günah olup olmadığı konusunda herhangi bir yazıya rastlamadım.
Ben bu konuda uzman değilim. Ancak olayın şekli değilde niteliği ile ilgilenen her insanın ulaşacağı yöntem ile krizi değerlendirirsek derim ki: Bakanın içi rahat olsun, şaraplı risotto yemek günah olamaz. Nedeni çok basit:
1- Bakan risotto'nun içinde şarap olduğunu bilmiyordu.
2- Pişen yemekte zaten alkol kalmaz.
3- Günah olan aslında alkol veya şarap değil, bunları içenin kendine ve çevresine verdiği zarardır. Bakan kendisine ve çevresine olumsuz etki yapmayacak miktarda alkol alması da dolayısı ile onu günaha sokmaz.
Tabi Türkiye'de muhafazakar kesim olayın şekline kafayı taktığı için risotto yemeği göze alamayacaktır. Bence riske girmemek için İtalyan yemeklerinden uzak dursunlar. Ne olur ne olmaz.
Benim asıl ilgilendiğim, şaraplı risotto yemenin günah olması. Bu konuda herhalde tüm ulema hemfikirki basında bakanın yaptığının günah olup olmadığı konusunda herhangi bir yazıya rastlamadım.
Ben bu konuda uzman değilim. Ancak olayın şekli değilde niteliği ile ilgilenen her insanın ulaşacağı yöntem ile krizi değerlendirirsek derim ki: Bakanın içi rahat olsun, şaraplı risotto yemek günah olamaz. Nedeni çok basit:
1- Bakan risotto'nun içinde şarap olduğunu bilmiyordu.
2- Pişen yemekte zaten alkol kalmaz.
3- Günah olan aslında alkol veya şarap değil, bunları içenin kendine ve çevresine verdiği zarardır. Bakan kendisine ve çevresine olumsuz etki yapmayacak miktarda alkol alması da dolayısı ile onu günaha sokmaz.
Tabi Türkiye'de muhafazakar kesim olayın şekline kafayı taktığı için risotto yemeği göze alamayacaktır. Bence riske girmemek için İtalyan yemeklerinden uzak dursunlar. Ne olur ne olmaz.
Tüketici Hakları
Tanrı tüketicileri pazarlamacılardan korusun.
Giderek daha zekice planlarla tüketicilerin ilgisini çekmeye çalışan pazarlamacılardan nasıl kurtulacağız? Hafta sonu Nautilus alışveriş merkezinde yürüyen merdivenlerin tutma kollarında advantage kart reklamı olduğunu görünce işimizin giderek daha zorlaşacağına inancım pekişti.
Yakında reklamsız yürüyen merdiven kalmaz memlekette. Tuvaletlerde bile rahat kalmamıştı zaten. Aslında bunlar sadece başlangıç. Teknolojiyide yanlarına alarak, bizi çok iyi tanıyan, nelere ihtiyacımız olabileceğini bilen ve bazen de bize yeni tüketim kalemleri oluşturan bu adamlar, ileride daha akıllıca ve karmaşık yöntemlerle tüketici avına çıkacaklar.
Tüketicilere duyurulur.
Giderek daha zekice planlarla tüketicilerin ilgisini çekmeye çalışan pazarlamacılardan nasıl kurtulacağız? Hafta sonu Nautilus alışveriş merkezinde yürüyen merdivenlerin tutma kollarında advantage kart reklamı olduğunu görünce işimizin giderek daha zorlaşacağına inancım pekişti.
Yakında reklamsız yürüyen merdiven kalmaz memlekette. Tuvaletlerde bile rahat kalmamıştı zaten. Aslında bunlar sadece başlangıç. Teknolojiyide yanlarına alarak, bizi çok iyi tanıyan, nelere ihtiyacımız olabileceğini bilen ve bazen de bize yeni tüketim kalemleri oluşturan bu adamlar, ileride daha akıllıca ve karmaşık yöntemlerle tüketici avına çıkacaklar.
Tüketicilere duyurulur.
Başlıyoruz
Sonunda blogumu yarattım. Daha önce iki tane oluşturup neredeyse hiç yazmamıştım. Bakalım artık bu döngüyü kırabilecekmiyim. Eskileri sildim bu arada.
Subscribe to:
Posts (Atom)